Kırmızı bir tebessüme yenik düştü adam ve yeniden öpmeye başladı gülü. Tüm vücudu kan revan içerisindeydi ama yeni yeşermiş körpe vücuduna karşı koymak imkansızdı. Yaprak gibi titrek dudaklarına dokunurken, okyanusları keşfeden bir kaptan kadar heyecanlanıyordu adam.
Günü unutmuştu, gülüyle… Kokusu sarhoş ediyordu adamı. Şarap gibi güzelliği geceyi aydınlatıyordu. Sıcak yaz akşamlarında suya yansıması dans ediyordu dalgalarla… Dalgalanıyordu adam aşkının içinde. Savruluyorlardı Akdeniz’in üzerinde…
Acı çekmek aşkını besliyormuş gibi dokunuyordu kadının gövdesine. Her yeri çizik çizik, her yanı acı içerisindeyken bile hüşu içerisinde öpüyordu nadide güzelini
Bir gün, dikenlerinden soyunup çıktı adamın karşısına gül. Adam çıplak gövdesine dokundu gülün. Yaralanmaktan nasır tutmuş parmaklarına merhem gibi geldi gülün ipeksi gövdesi. Elleri acımadan ona dokunmak bir mucizeydi. Tüm gece korkmadan, acıtmadan seviştiler. Koyun koyuna uyuya kaldılar.
Sabah uyandıklarında gülün yaprakları beyaza çalıyordu. Zamanla beyazlaşmaya başladı yaprakları. Meğer adamın parmaklarından süzülen kandan alıyormuş yaprakları kırmızısını.
Bir gecenin mucizesi için kendinden vazgeçmişti gül. Bembeyaz yaprakları ayrılık kokuyordu. Gül beyaza çalınca, hazan çöktü göğe. Mevsimler eylüle döndü apansız.